Önceki yazımızda “Astana Süreci”nin Türkiye, Rusya ve İran’ın kendi etki alanları içinde yer alan ve Suriye’nin toprak bütünlüğüne karşı savaşan güçleri bir şekilde etkisiz hale getirme çabalarına dayandığını söylemiş...
Bu süreçte Türkiye’nin sorumluluk bölgesinde yer alan bölgeler arasında bulunan İdlib’deki cihatçı terörist güçleri denetim altına alarak yönlendirebileceği ve bu şekilde PKK/PYD tarafından yönetilen bölgeleri daraltabileceği düşüncesine kapıldığını, ancak bölgenin bir süre sonra HTŞ’nin denetimi altına girmesiyle durumun çok daha karmaşık bir hal aldığını sözlerimize eklemiştik.
***
Bu gelişmeleri kısaca özetlemiş olmamızın nedeni bölgedeki durumun en başından beri “çok bilinmeyenli bir denklem” özelliği taşıdığını gösterebilmekti...
Rusya ve İran bu süreçte Suriye’deki Esad rejiminin koruyucuları ve savunucuları pozisyonundaydı; beklentileri Astana görüşmelerinde Türkiye’yi ikna ederek onun etki alanındaki silahlı terör örgütlerini etkisizleştirmek ve silahsızlandırmaktı. Böylece bir süre sonra Esad rejimini yıkmayı amaçlayan silahlı terör örgütlerini tümüyle etkisiz hale getirebileceklerini ve Esad rejiminin otoritesini tüm ülkeye yayabileceklerini düşünüyorlardı...
Türkiye’nin önceliği ise rejim muhaliflerine dayanarak Esad rejimini tasfiye ettikten sonra kendine dost bir Suriye hükümeti oluşturmak ve bölgedeki PKK/PYD oluşumlarını tasfiye etmekti. Bunun için Türkiye’nin denetlemesi gereken alanlardaki rejim muhaliflerinin (ki bunlar IŞİD’in tasfiye edilmesi sonrasında güçlerini büyük ölçüde yitirmişlerdi) koruma altına alınması ve bunların yeni bir anayasa temelinde oluşturulacak olan Esad-sonrası hükümete “monte edilmesi” planlanmaktaydı.
***
Yani, işin başından itibaren Rusya ve İran bloku ile Türkiye’nin hesapları çok farklıydı...
O nedenle “iyi niyetli” tüm yaklaşımlara ve görüşmelere rağmen ne Esad rejimini destekleyen Rusya ve İran Türkiye’nin kontrolü altında olması gereken bölgelerde düşündükleri temizliği yapabildi ne de Türkiye bölgedeki “dost güçlerle” birlikte yaptığı operasyonlarla PKK/PYD güçlerini tasfiye edebilmeyi başarabildi...
Bu operasyonlarla PKK/PYD bölgelerini daraltılsa da, her seferinde ya ABD ya da Rusya karşı çıktığı için istenilen sonuçlar elde edilemedi.
***
Bu arada bölgede ABD’nin boş durmadığı gözlendi...
ABD bir yandan PKK/PYD yönetimini kanatları altına alırken diğer yandan bu bölgedeki IŞİD ve benzeri terör örgütlerinin kalıntılarını HTŞ adı verilen bir örgüt içinde yeniden birleştirdi...
HTŞ, en başından beri Astana sürecini sabote etmek için elinden gelen her şeyi yaptı. Türkiye’nin denetlemesi gereken (bu amaçla denetim istasyonları da kurulmuştu) bölgelerde faaliyetlerini sürdürdü ve Suriye yönetiminin kuzey Suriye’yi denetim altına almasını sağlayacak yolları kapattı...
Türkiye bu faaliyetlere engel olmadı ya da engel olmayı başaramadı; bunun sonucu olarak da Rusya’nın bölgeye yönelttiği hava saldırılarına hedef olarak kayıplar verdi.
***
AKP hükümetleri, en büyük hatayı Suriye savaşının başında yapmış, Esad rejiminin Ankara Mutabakatının ardından Türkiye’nin de yararına bir politika izlemeye başladığını göz ardı ederek bu rejimin kendisine “dost” İslamcı cihatçı güçler tarafından kısa zamanda devrilmesinin ardından bu ülkede kurulacak yönetimi “kanadının altına almayı” ve Ortadoğu’da “oyun kurucu” bir güç olmayı planlamıştı...
O dönemde ABD’nin empoze ettiği politikanın yanı sıra başbakanlığı üstlenmiş olan Ahmet Davutoğlu’nun “Yeni Osmanlıcılık” hayalleri ve ABD ve İsrailli stratejistler tarafından ortaya atılan “Medeniyetler Çatışması” teorileri de bu hataları beslemişti. FETÖ de boş durmamış bu süreçte “kışkırtıcı” bir rol üstlenmişti...
“Yığınakta yapılan hata” dediğimiz şey buydu ve bu hata Astana Süreci boyunca da bir türlü düzeltilemedi.
***
Bunun sonucunda, Türkiye şişeden çıkmış olan cini tekrar şişeye kapatamadı...
Çünkü başka türlü davranmış, bölgedeki cihatçı güçleri temizlenmesine ve bunların kalesi haline gelmiş olan İdlib’deki yönetimin tasfiye edilmesine katkıda bulunmuş olsaydı, ABD’nin yanı sıra bu terör örgütlerinin de doğrudan hedefi haline gelecek; bunun yanı sıra burada yaşayan ve tümü HTŞ ve benzeri terör örgütlerinin mensuplarından ve onların ailelerinden oluşan üç milyona yakın insan Türkiye’ye yeni bir göç dalgası başlatarak ülkenin ekonomik, siyasi ve sosyal tüm dengelerini alt üst edecekti...
Bu durumda terör örgütlerinin faaliyetleri Batılı ülkelere de sıçrayacak ve 2014 yılında bizzat Biden’ın yapmış olduğu gibi Türkiye kendi müttefikleri tarafından bile terörün hamiliğini yapmakla suçlanacaktı.
***
Neticede ABD, İsrail ve Ukrayna, Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı bu açmazdan yararlanarak HTŞ’yi eğitti, donattı ve zamanı gelince sahaya sürdüler...
Türkiye de Astana sürecinde aldığı sorumlulukları yerine getiremedi ve sonunda bugün karşılaşılan tablo ortaya çıktı...
Bundan sonra ne olacağını bilemiyoruz; ancak bu sürecin Türkiye’nin yararına sonuçlar doğurmayacağını görebiliyoruz.
(Bitti)