Sadece Ekrem İmamoğlu başta olmak üzere CHP’li belediye başkanlarının tutuklanıp, belediyelere kayyım atamalarına tepki değil 23 yıllık birikmiş öfkenin yansıması niteliğindeki son kitlesel protestoları, iktidar da muhalefet de iyi okumalı. Çünkü bildiğimiz tüm ezberleri bozacak nitelikte. İktidar, İmamoğlu’nu ve diğer belediye başkanlarını yolsuzluk yaptıkları için tutuklattıkları algısını yerleştirmek istiyorsa büyük yanılgı içine girer, çünkü kamuoyu buna inanacak gibi gözükmüyor; muhalefet de meydanları dolduran kitleyi kendi hanesinden sayarsa hata eder. Bu protestolar, herhangi bir adrese teslim edilebilecek sadelik ve türde değil.
Türkiye’nin değişen sosyolojisinin ve Z kuşağının imzasını taşıyor; dolayısıyla anlamak için belki de hepimizin bildiği tüm kalıpları kırması gerekiyor.
Nereden nereye geldik? Cezaevlerinin tıka basa dolduğunu, yer kalmadığı için mahkumiyet kararı alanların sıraya girdiklerini ve sıranın kendilerine gelmesini beklediklerini hayal edebilir miydiniz. Haklarında mahkumiyet veya tutukluluk kararı verilmiş olanların yine yatak olmadığı için emniyet binalarında tutulduklarını düşünebilir miydiniz?
Ama oldu; hem de AKP iktidarında oldu bunlar… Birisi, 23 yıl önce bu sonu anlatsaydı, adım kadar eminim, “akıl mantık sınırlarını bu kadar zorlama” derdik.
Belediyelere yönelik son operasyonun, demokrasi, hukuk, gösteri, kendini ifade hakkı, düşünce özgürlüğü gibi pek çok alanda ağır bir hasar bıraktığı aşikâr… Adalete karşı yitirilmiş güvenin ne zaman tekrar kazanılacağı belirsiz… “Heybede daha ne turplar var” söyleminin yarattığı tedirginlik, huzurlu bir yaşama yönelik oluşturduğu tehlike göz ardı edilebilecek gibi değil.
Ama bir o kadar da ekonomi alanında tahribat var. Nitekim, İstanbul’da CHP’li belediyelere yönelik operasyonların ardından ekonomide peşpeşe olumsuz gelişmeler yaşandı. İlk şok, döviz kurunun fırlaması oldu; tahminlere göre 25 milyar dolar civarındaki bir rezerv, sırf doları dizginlemek adına satıldı ama yine de dolar 36 liradan 38 liraya çıktı. Faizler yeniden yüzde 50’lere yaklaştı, borsada yine tahminlere göre 55 milyar dolarlık bir değer kaybı yaşandı; risk primi yükseldi.
ABD’nin yatırımcı kuruluşu Morgan Stanley, İstanbul Borsası’ndan çıktığı gibi Türkiye'nin borçlanmalarına yönelik "beğen" duruşunu da kaldırdı.
Göreve geldiği tarihten beri Türkiye’ye döviz kazandırmak için uğraşan, elinde çanta ABD’den Katar’a ülke ülke dolaşan, dünyayı bilmem kaç kere turlayan Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in izlediği politika da böylece iflas etti. Uzun bir zamandır, halkı yoksullaştıran, açlık ve sefalet içinde bırakan, iflaslara yol açan politika için ödenen toplumsal maliyet de berhava oldu.
Uçan kuşa vergi koyan, soluduğumuz havadan, içtiğimiz sudan pay isteyen, işi falcılara vergi kesmeye kadar vardıran Şimşek, belki de bu süreçten en fazla rahatsızlık duyan kişidir. Nitekim, kendisi reddetse de istifa ettiği/edeceğine dair dedikodular eksik olmuyor kulislerde.
Nasıl ki, demokrasimiz, hukukumuz kan kaybediyorsa ekonominin de hayat damarları kuruyor, canlılık kayboluyor; belirsizlikler, “daha büyük turpun ne olacağı” soruları, her türlü girişimi, yatırım hevesini, heyecanını yok ediyor. Üstelik görev ve sorumlulukları ortamı sakinleştirmek olanların tam tersine gerginliği artırıcı, nefreti körükleyici söylem ve tutumları memleketi bir uçtan diğer uca cenaze evinin kasvetine sokuyor.
Bu ülkenin doktoru da hastası da kaçmak istiyor. İşçisi de işvereni de gitmenin planlarını yapıyor. Genci de yaşlısı da fırsat kolluyor; Türkiye’den kurtulmak için…
Söyleyin! Burası cehennem mi?
Burası cehennem mi?
Kelime ATA
Yorumlar (2)