Dünyanın en büyük barolarından İstanbul Barosu, 9 adaylı bir kongre ile hafta sonunda yeni başkanını seçti. İzmir’den sonra İstanbul barosunda da Cumhuriyetçi isimler ipi göğüsledi. İstanbul’da baro başkanlığını Prof. Dr. Ümit Kocasakal’ın kazanmasının yankısı büyük oldu. Çünkü, Cumhuriyetçi Güç Birliği adayı olarak en yakın rakibi Değişim İçin Avukatlar Grubu adayı İbrahim Kaboğlu’na büyük fark attığı görüldü.
Kocasakal 9 bin 686 oyla ilk sırada çıkarken, sol-liberal-Yeni Parti- DEM ittifakının adayı Kaboğlu 6 bin 607 oyda kaldı. Oysa Kaboğlu, 2024 yılında başkanlığı kazandığı seçimlerde 7 bin 197 oy almıştı.
Oy kullanma hakkına sahip avukat sayısı 68 bin 469. Avukatların yarısı oy kullanmamış ve 35 binde kalmış. Sonuçlara bakılırsa Kaboğlu, önceki yıllarda sağladığı desteği kaybetmiş. Bu Yeni Parti’yi destekleyen Kaboğlu’na CHP’de kalan avukatların oy vermemesiyle açıklanabileceği gibi tüm adaylara tepkili bir delege grubunun bilinçli olarak kongrede bulunmamak istememesinden de kaynaklanabilir.
Esas itibariyle bu tabloda dikkat çeken taraf, Cumhuriyetçi/ulusalcı oyların toplamının hayli yüksek olmasıdır. Çünkü Kocasakal’ın yanı sıra Cumhuriyetçi/ulusalcı adayların aldıkları oyların toplamı Kaboğlu’nu üçe katlıyor.
Ortaya çıkan tablo uzun süredir işaretlerini aldığımız ve kimi eylemlerde de yansımasını gördüğümüz yeni bir toplumsal dönüşümün habercisi sayılabilir. Bu süreç, AKP’nin çeyrek asrı bulan politikalarından bağımsız olmadığı gibi bölgesel ve küresel ölçekteki gelişmelerle de paralellik gösteriyor.
Adına “terörsüz Türkiye” denilen süreç yürütülürken demokrasisiz, sandıksız, muhalefetsiz bir Türkiye’nin oluşması, sürecin hak ve özgürlükler üzerinden tanımlanmaması hem AKP’ye karşı tepkileri büyütüyor ve geniş bir cephenin oluşmasına vesile oluyor hem de bu tepki onunla ittifak yapan güçlere yöneliyor.
İbrahim Kaboğlu’nun “Türkiyelilik” ve “Anayasa’nın ilk dört maddesine olumlu dokunma” yapılabileceği şeklindeki söylemlerinin sadece ulusalcı çevrelerde değil daha geniş bir kesimde hassasiyet yarattığı söylenebilir. Çünkü, 25 yıllık AKP iktidarı deneyiminden hareketle güven duygusu kaybolan kesimler, sekülerliği tamamen ortadan kaldıracak, sultanlık rejiminin kapısını açabilecek bir değişimi durdurabilmek adına daha pragmatik davranışlar geliştirebilmektedir.
Bu noktada Türk milliyetçiliği içinde farklı kanatların oluştuğunu da görmek gerekiyor. Türk milliyetçiliğinin birincil adresi MHP ile Türk-İslam ülküsünü birleştiren BBP yakın tarihe kadar iki ana akımı temsil ediyordu. Ancak bugün için Türk milliyetçiliğindeki yekparelik bozulmuş, kafatasçı ırkçı çizgiden kendilerini seküler milliyetçi olarak tanımlayan çevrelere kadar çok farklı damarlar ortaya çıkmıştır. Daha önce iki partinin temsil ettiği bu çevrelerin şimdi 9-10 partisi bulunmaktadır. Ayrıca kendilerini partiler üstü gören yeni nesil milliyetçilerin güçlenişine de tanıklık etmekteyiz.
Yeni nesil milliyetçiliği biz Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasından sonra gerçekleştirilen sokak eylemleri sırasında belirgin biçimde görmüştük.
Tüm dünyada liberal sol ve liberal muhafazakar çizginin zayıfladığı ve milliyetçiliğin güçlendiği de gözden kaçırmamamız gereken bir başka gerçeklik. Türkiye’de de bu gerçekliğe ilave olarak siyasal İslamcılığın iflas ettiğini söylemek mümkün.
Küreselleşmenin yarattığı tahribat, liberal politikaların ortaya çıkardığı kölelik düzeni, ağır çalışma koşulları, çoğunluğun sefalet içinde yüzerken küçük bir azınlığın servetten ve milli gelirden aldığı payın sürekli yükselmesi, özellikle gençlerin yaşadığı geleceksizlik, göçmen karşıtlığı bilinen siyaset paradigmalarının sorgulanmasını beraberinde getiriyor ve milliyetçiliği güçlendiriyor.
Yeni bir dalga yükseliyor. Eğer, sol-sosyalist güçler etkin olamaz, gelecekte toplumun önceliklerinin değişeceğini göremez ve örgütlülüğünü güçlendiremezse bu milliyetçi dalga ancak bir cehennem yaratacaktır bize…