Geçenlerde Avukat Afşin Hatipoğlu’nun bir konuşmasına denk geldim. Milyonlarca insanın hissettiklerine tercüman olmuş sözleri. Türkiye’deki kesif ortam; daha güzel anlatılamazdı. Eveleyip gevelemeden, yiğitlik edebiyatına sarılmadan şöyle demiş:


“Konuşmalarımıza otosansür uygulamaktan dansöz olduk. Ağzımıza Akın Gürlek'in adını ya havle ile besmele ile alıyoruz, başımıza bir şey gelmesin diye. Sayın Erdoğan'ı konuşamıyoruz bile… Ya iktidar diyoruz, ya rejim diyoruz, ya sistem diyoruz, ya düzen diyoruz. Bunları diyenlerin hepsi Erdoğan'ı kastederek bunları söylediğini bilmiyor mu? 86 milyon korkuyla yaşıyor ya! Ya hiçbir şey yapamasalar, X hesabı engelliyorlar.”
Gerçekten de iktidarın sınırlarını ancak kendisinin bildiği, yürürlükteki anayasanın yasaların, demokratik teamüllerin hiçbirinin değerinin kalmadığı bir ortamda insan onurunu kaybetmeden yaşamaya çalışıyoruz. Bir söylüyorsak, iki kelime yazıyorsak boğazımız düğüm düğüm olduğundan, yutkunduğumuzdan binlercesini de yutuyoruz.

Muhalefet unsurları tek tek bertaraf ediliyor, umutsuzluğu, bezginliği, bıkkınlığı, sandığa gitmeyi anlamsızlaştırmayı amaçlayan bir baskı dalgası ile karşı karşıyayız. Yolsuzlukların, yoksullukların, yasakların hiçbir şekilde konuşulmasını istemeyen, dahası İran’a karşı emperyalist ülkelerin oluşturduğu cephede yer almış gözüken Türkiye’nin bu tutumunun olası sonuçlarının tartışılmasından rahatsız olan iktidarın, özellikle Ankara’da yapılan NATO toplantısından sonra sertleştiği dikkatlerden kaçmıyor.

Türkiye’nin otoriterleşme anlamında her gün yeni bir eşiği geçtiği artık çok açık. Son bir ayda 3000’e yakan sosyal medya hesabı engelleniyor. T24 internet haber sitesine erişim yok. Televizyon ekranları karartılıyor, üç beşi hariç gazeteler tamamen iktidarın kontrolü altında. Yayın kuruluşlarına kayyumlar atanıyor, kapatılıyor, gazeteciler cezaevine atılıyor. Belediyeler her türlü ahlaki, siyasi, hukuki değerler kurallar ihlal edilerek operasyonlarla ele geçiriliyor.
Ekranı karartılan son yayın kuruluşu ise Halk TV. Halk TV’nin yıldızı, 2013 yılındaki Gezi olayları sırasında parlamıştı. Ana akım medya penguen belgeselleri yayınlarken Halk TV canlı yayınlarla meydanların öfkesini ekranlara taşımıştı.

Ana akımın tasfiye edilme sürecinde de muhalefetin sesini duyurduğu bir mecra oldu. Defalarca yayın yasağı getirildi, çalışanları tutuklandı, ev hapsinde tutuldu.
Yayın politikası kuşkusuz ki her zaman tartışılır ama bir televizyon kanalının basılıp kayyım atanması çok kaygı verici bir gelişmedir. Tele1 televizyonunun kapatılmasından sonra Halk TV’nin de aynı akıbete uğraması, basın ve ifade özgürlüğü bağlamında alarm verici bir durumdur. Basın tarihimizin kara lekelerinden biridir bu. Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin açıklamasında da yeraldığı gibi hiçbir medya kuruluşunun yayın güvencesi kalmamıştır artık.
Aslında bu, bir televizyon kanalının susturulmasından öte anlamlar taşımaktadır. Serbest yarışlı bir seçim yerine siyasal rekabetin olmadığı, muhalefetin iktidarı hedeflemediği sürece varlığını devam ettirebildiği, yönetimin babadan oğula geçtiği bir hanedanlık rejimi kurulmak isteniyor. Artık sandık tasfiye ediliyor, demokrasinin kalan son kırıntıları ortadan kaldırılıyor.


Nazım Hikmet’in yazdığı gibi, hava kurşun gibi ağır.