Kaleme aldığı; “Önyargınız Son Yargınız Olmasın”, “Teyit Önyargısı”, “Güdülenmiş Muhakeme” kitaplarıyla adından söz ettiren Psikolojik Danışman ve Yazar Kübra Karahanoğlu, önyargılarımızın muhakeme yeteneğimiz ve yaklaşımlarımız üzerindeki etkilerini gözler önüne serdi. Bireysel önyargıların toplumsal önyargıları da bir noktada tetiklediğini belirten Kübra Karahanoğlu, “Basın yayın organları ile bireysel kullanıcıların da etkin rol oynadığı sosyal medya platformları; algı yönetimiyle kimi zaman önyargıların ortaya çıkmasını, kimi zaman da var olan önyargıların son yargılara dönüşmesini destekliyor” dedi. Kübra Karahanoğlu, sorularımıza samimi yanıtlar vererek, Başkent okurlarına önyargılarımızı yönetebilmek için uygulanabilecek yöntemlerden de bahsetti.
· Sizi tanıyabilir miyiz?
Lisans eğitimimi İstanbul Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölümü’nde tamamladım. Ardından Anadolu Üniversitesi Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümü’nü bitirdim ve kısa bir dönem fotoğrafla uğraştım. İstanbul Gelişim Üniversitesi İşletme Bölümü’nde yüksek lisans eğitimimi tamamladıktan sonra Yalova Üniversitesi İletişim Sanatları Bölümü Tezli Yüksek Lisans Programına başladım, ancak iş yoğunluğum nedeniyle yarıda bıraktım. Mezuniyetimden sonra birçok eğitim kurumunda farklı kademelerde çalıştım. 2012 yılından itibaren birçok proje çalışması yürüterek uluslararası projelerde, proje lideri olarak görev aldım. 2020 yılında hazırlayıp sunmaya başladığım ‘İyi Şeyler Konuşalım’ adlı program ile basın ve medya alanında çalışmaya başladım bir süre bir kamu kurumunda basın koordinatörü olarak görev yaptım. Bu süreçte spikerlik ve sunuculuk eğitimleri aldım. Halen iletişim ve önyargılar konularında çalışmalar yürütüyorum. Mesleğimin yanı sıra diksiyon eğitmenliği yapıyor, ulusal bir gazetede köşe yazıları yazıyorum.
“ÖNYARGILARIMIZ İÇ DÜNYAMIZDAKİ DERİN KÖKLERLE YER ALIYOR”
· “Önyargınız Son Yargınız Olmasın”, “Teyit Önyargısı”, “Güdülenmiş Muhakeme” kitaplarınızın çıkış noktasını ve misyonunu anlatır mısınız?
İlk kitabım olan “Önyargınız Son Yargınız Olmasın”ın temelleri 2016 yılında, görev yaptığım ortaöğretim kurumunda bir grup öğrencimle birlikte yürüttüğümüz ve liderliğini yaptığım bir proje ile atıldı. Önyargılara ve etiketlemeye dikkat çekmek ve bu konuda farkındalık yaratmak amacıyla gerçekleştirdiğimiz projemiz, aynı yıl En İyi II. Lise Projesi Ödülüne layık görüldü ve projemizi Hindistan’da gerçekleştirilen öğrenci konvansiyonunda 13 ülkeden gelen eğitimcilere ve öğrencilere sunduk. Gerek birlikte çalıştığım gençlerde gerek toplum nezdinde önyargıların, etiketlemenin ve ötekileştirmenin, maruz kalan bireyler üzerindeki olumsuz etkilerini gözlemledikçe bu çalışmanın sadece proje ekibi ve hedef kitle sınırları içerisinde kalmaması, daha çok öğrenci ve öğretmene ulaşması gerektiğini düşünerek öğretmen atölyeleri gerçekleştirdim. Salgın dönemine kadar 263 öğretmene ulaştım. Bu dönemde de bu çalışmayı daha çok insana ulaştırabilme arzusuyla bu kitap doğdu.
Sonrasında yüksek lisanstan bir hocamla sohbet ederken teyit önyargısından bahsettik. Bu konuda Türkçe yazılmış bir kaynak bulunmaması ve benim de çalışma alanımda yer alması nedeniyle ikinci kitabıma adını veren “Teyit Önyargısı” üzerine çalışmaya başladım. Önyargılara ilişkin olarak ilk kitapta konunun temellerini anlatırken bu kitapta tanımlanmış önyargılardan biri olan teyit önyargısının günlük yaşamımızda nerelerde nasıl yer aldığına değindim.
Teyit önyargısıyla ilişkilendirilebilecek bir diğer konu olan “Güdülenmiş Muhakeme” de üçüncü kitabıma adını verdi. “Teyit Önyargısı”nda; sadece kişilerarası ilişkilerde değil hayatın her noktasında mevcut önyargılarımızı sahip olduğumuz inanç, değer, görüş ve daha birçok unsurun düşünce ve davranışlarımıza etkileri ile örnekler eşliğinde sunarken “Güdülenmiş Muhakeme”de düşüncelerimizi ve kararlarımızı doğru ve mantıklı çıkarımlar yerine kendi önyargılarımız ve çıkarlarımız doğrultusunda nasıl şekillendirdiğimizi anlattım.
Önyargılar sadece dış etkilerle değil bizim iç dünyamızdaki derin köklerle de hayatlarımızda yer alıyor. Bu konuda planlamam dışında üçlü bir seri oluşturan bu kitaplarla okuyucuların önyargıları her yönüyle anlamasına yardımcı olmayı amaçladım. Son kitabımın sonsözünde de belirttiğim gibi bu yolculuk, benim için sadece bir bilgilendirme değil aynı zamanda bir farkındalık ve içsel dönüşüm çağrısı oldu. Her biri sahip olduğumuz bilgilerle, yaşadığımız veya dinlediğimiz deneyimlerle, kültürel bağlarımızla ve dünya görüşümüzle var olan önyargılarımızı fark etmenin ve onları yönetmenin, bize daha adil ve dengeli bir düşünme biçimi sunacağına inanıyorum.
· Önyargı ile muhakeme yeteneği arasındaki ilişkiyi çok iyi anlatan bir psikolojik danışman olarak, önyargıların; bireysel ve toplumsal düzlemde meydana getirdiği sorunları okurlarımıza anlatır mısınız?
İlk kitabın başlangıcında ve bitişinde, okurların kitabı okuduktan sonra kendilerini test edebilmeleri için birtakım sorular yer alıyor. Projeyi yürüttüğümüz dönemde aldığımız geribildirimler ile kitap sonrası aldığım geribildirimlerin birbirine yakın olduğunu söyleyebilirim. Önyargıya maruz kaldığımızı rahatlıkla dile getirirken önyargılı tutumlar sergileyebildiğimizi aynı rahatlıkla söyleyemememiz, bunlardan biri. Bireysel düzlemdeki en büyük sorun, önyargıların sağlıklı iletişimlerin önünde bir set oluşturması. Psikolog Carl Rogers, “Başkalarını anlamaya çalışmak için kendime izin vermenin bana çok şey kazandırdığını öğrendim.” der. Bir insana herhangi bir özelliği nedeniyle önyargılı yaklaştığımızda kendimize karşımızdakini tanıma, ona da bizi tanıma fırsatını vermemiş oluyoruz. Bireysel önyargılar toplumsal önyargıları da bir noktada tetikliyor. Bireysel düzlemde bir kişiye karşı olumsuz bakış açımız, toplumsal düzlemde o özelliklerin temsil ettiği gruba yansıyabiliyor. Bu noktada medyanın, bakış açıları ve yargılar üzerindeki etkisini yadsıyamayız. Birçok alanda bireyi etkileme gücü olan basın yayın organları ile bireysel kullanıcıların da etkin rol oynadığı sosyal medya platformları; algı yönetimiyle kimi zaman önyargıların ortaya çıkmasını, kimi zaman da var olan önyargıların son yargılara dönüşmesini destekliyor. Sonrasında da birey, başkalarının aklına ‘ne gelmeli’, ‘ne gelmemeli’ ye dahi karar verme yetkisini kendinde görebiliyor.
“ÖNYARGISIZ OLMAK GİBİ BİR HEDEF ÜTOPİK OLUR”
· Önyargılarımızı yönetebilmek için ilk etapta uygulanabilecek yöntemler neler?
Hepimiz günlük yaşamımızda az ya da çok sekteye uğrayan iletişim süreçlerinin içinde bulunuyoruz. Bu kimi zaman bizden, kimi zaman karşımızdaki kişiden kaynaklanabiliyor. Önyargılar, iletişim süreçlerinin etkili şekilde ilerlemesinin önündeki en büyük engellerden biri. Bahsettiğim öğretmen eğitimlerinden birinde “Şimdi siz bu çalışmayı yapınca herkes önyargılarından kurtulacak mı?” sorusu yöneltilmişti. “Önyargılarınızdan kurtulamayabilirsiniz ancak önyargılarınızın farkında olabilir ve onları yönetebilirsiniz.” cümlesini bu soruya cevaben kurmuştum. Çünkü önyargısız olmak gibi bir hedef, çok ütopik olur. Zihnimiz sürekli mantık ve muhakeme süzgecinden geçerek çalışmaz. Anlık durumlarda, kriz anlarında kestirmeleri kullanır ve bunlar kimi zaman önyargılara dayanabilir. Burada önemli olan sosyal ilişkilerimizde ve değerlendirme süreçlerimizde muhakememizi ortaya koyabilmek, önyargılı davrandığımızda bunu fark edebilmek ve sağlıklı düşünmek için kendimize alan açmak. Her söylenene, her yazılana koşulsuz inanmaya ve yargılamaya yöneldiğimizde düşünme gereği duymayız. Ama aynı duruma maruz kaldığımızda, ‘empati’ ve ‘anlayış’ kavramları bir anda zihnimizde parlamaya başlar. Temel farkındalığımız, böyle olduğunu kabul ile başlamalı.
“YAKLAŞIMLARIMIZ KİŞİSEL VE DUYGUSAL DURUMLARIMIZDAN ETKİLENİYOR”
· “Güdülenmiş Muhakeme” kitabınızda; inançlarımız ve çıkarlarımızın faaliyetlerimizi nasıl yönlendirdiğine dikkat çekiyorsunuz. Bu bağlamda son zamanlarda popüler bir deyim halini alan “coğrafya kaderdir” söylemi hakkındaki görüşleriniz neler?
Güdülenmiş muhakeme, düşüncelerimizi ve kararlarımızı doğru ve mantıklı çıkarımlar yerine kendi önyargılarımız ve çıkarlarımız doğrultusunda nasıl şekillendirdiğimizi ifade ediyor. Neredeyse hepimiz, nesnel olduğumuzu düşünürüz. Ancak yaklaşımımız kişisel ve duygusal durumlarımızdan etkileniyor. Bu etkinin farkında olmadığımızda nesnel olduğumuza inanıyoruz ki genelde de farkında olmuyoruz. Böylece doğru, mantıklı ve gerçek olan bir sonuç yerine önyargılarımız ve çıkarlarımız lehine kararlar veriyoruz. Burada ‘çıkar’ ile kastedilenin, bir başkasına zarar vermek ya da onu kullanmak olmadığını belirtmek istiyorum. Çıkarlarımız söz konusu olduğunda mutlaka birilerine zarar vermiş olmamız gerekmiyor. Düşüncemizi, görüşümüzü ve inancımızı destekleyen durumları savunmak da kişisel çıkarlarımızla ilgili. Bunları savunarak çıkarlarımızı korumuş ve mantık yürütme sürecimizi bilerek ya da bilmeyerek kendi arzumuza göre şekillendirmiş oluyoruz.
Bu bağlamda “coğrafya kader midir?” diye sorarsak buna kısmen “Evet” diyebilirim. Burada kaderi nasıl tanımladığınız da önemli. “Kader gayrete aşıktır.”, “Evren düşünceyi değil hareketi alkışlar.”, “Her gün aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar beklenemez.” sözleri aslında bizi “Kader, ameller neticesidir.” sözüne de ulaştırıyor. Temel düşünce yapımız, içselleştirdiğimiz kültür, karakterimiz elbette doğduğumuz evde ve topraklarda şekilleniyor. Bu söz ile kastedilenin kadere boyun eğerek eyleme geçilmemesi ya da nereye gidersen git peşinden gelmesi değil yaşadığınız coğrafyanın ekonomik, çevresel, toplumsal, iklimsel, kültürel alanlarından etkilenmemiz olduğunu düşünüyorum. Haliyle bunlar kişinin bakış açıları, algıları, düşünceleri, görüşleri, yaşam şekli üzerinde de etkili oluyor.
· Özellikle genç ve çocuklarda dijitalleşme ile ivme kazanan ve “yeni çağın hastalığı” olarak görülen “yalnızlaşan insan” kavramı hakkındaki görüş ve önerilerinizi anlatır mısınız?
Ne yazık ki, dijitalleşmenin insan hayatına olumlu katkılarının yanı sıra özellikle sosyal ve toplumsal alanda olumsuz getirileri çok fazla. Kolay ulaşılabilirliğin toplumsal ilişkilere yansıması, hazzın hızlı ulaşılabilir ve hızlı tüketilebilir olması, değer kavramını ezer hale geldi. Bu durum da, kalabalıklar içinde yalnızlaşan insanı var etti. Biliyorsunuz, Türk Dil Kurumu, 2024 yılının kelimesi olarak “kalabalık yalnızlık”ı seçti. Aynı yıl Oxford Sözlüğü de yine dijitalleşmenin bir getirisi olan “zihinsel çürüme”yi yılın kelimesi olarak seçmişti. Bu iki kavramın ortak bir noktası var. Her iki kavram da kendine ve diğerlerine yabancılaşma, duyarsızlaşma, mutsuzluk, umutsuzluk gibi birçok durumu içinde barındırıyor. Dijital platformlarda her an her türlü içeriğe maruz kalıyoruz. Ben sosyal medyada kaydırarak video izlemeyi çekirdek çitlemeye benzetiyorum. Otomatikleşmiş, seri bir şekilde herhangi bir muhakeme gerektirmeyen bir eylem. Oysa bu sanal sosyallik bir anda bitiverse, internetin fişi çekilse ve bir daha var olmasa gerçekler yüzümüze oldukça net bir şekilde çarpacak.
· Peki, ne yapmalı?
Alternatiflerin çokluğu gerek ikili ilişkilerde gerek sosyal ilişkilerde vazgeçmeyi kolaylaştırıyor. Burada az önce bahsettiğim ve ezilen değer kavramını yeniden var edebilmek gerekiyor. Gerçek ilişkileri sanal ilişkilerin gerisinde tuttuğunuzda, bir gün bir bakıyorsunuz; etrafınızda bir sürü insan olmasına rağmen yalnız ve mutsuzsunuz. Aidiyet duygusu, yerini içsel bir boşluğa bırakmış. Burada sorulması gereken temel soru şu: “Aslında ihtiyacım olan ne, özümde ne istiyorum?” Yalnızlık ve beraberindeki mutsuzluk hissi, gerçek bağlar kurmamızla azalır. Her an kaybolabilecek çok bir yokluk mu, varlığını koruyabilecek az bir varlık mı?
“GÜNÜMÜZ GENÇLERİ DİJİTAL YERLİLER”
· Yine gençlerde göze çarpan “duygu yönetimi eksikliği”ni sadece bilinçsiz teknoloji kullanımına bağlayabilir miyiz? Bu eksikliği “toplumsal dejenerasyon” bağlamında nasıl değerlendirirsiniz?
Bu durumu sadece bilinçsiz teknoloji kullanımına bağlamak haksızlık olur diye düşünüyorum. Çünkü bu gençler ağaç kovuğundan çıkmadığı gibi mevcut teknolojiyi de onlar geliştirmedi. Bu noktada gençleri eleştirmeden önce aynı durumun yetişkinlerde olup olmadığına da bir bakmak gerekiyor. Kendi duygularını tam olarak anlayamamak, ifade edememek, yönetememek ne yazık ki günümüzde sadece gençlere özgü bir durum değil. Burada zorlayıcı olduğunu düşündüğümüz durum aslında gençlerin dijitalleşmenin içine doğmuş olmaları. Biliyorsunuz, günümüz gençleri dijital yerliler olarak tanımlanıyor. Bizlerse hem analog hem dijital süreçleri yaşayan dijital göçmenleriz. Geleneksel süreci bildiğimiz ve yaşadığımız için halen o değerlere sahip olduğumuz ve öyle yaşadığımız yanılgısını taşıdığımızı düşünüyorum. “Şimdiki gençler…” şeklinde başlayan cümleler de bunun göstergesi aslında. Ancak toplumsal dejenerasyon, yetişkinlerin ve yetki sahiplerinin toplumu şekillendirmesine göre kendini gösteriyor. Bu noktada gençleri eleştirirken; eleştirdiğimiz durum, değiştirilmesi gereken bir durumsa bunu değiştirmek için “yetişkinler olarak ne yapabiliriz”i düşünmek doğru bir yöntem olur. Aksi halde sosyal değerlerin tümden ortadan kalktığı, bunun zararlarının görülerek belki birçok olumsuzluktan sonra öze dönüş yaşanabilecek bir sürecin oluşması söz konusu olabilir.
· Geleceğe dönük plan ve projelerinizi anlatır mısınız?
Yaşadıkça, gözlemedikçe, muhakeme edip farkında oldukça ve yazdıkça, daha çok yazma ve daha çok insana ulaşma arzusu artıyor. Bu nedenle, sakin ve dinginlik içerisinde kahvemi yudumlarken ömrüm yettiğince yazmak istiyorum.