Başkent gençlerinin bugünün Ankara’sı ile ilgili bilgileri hakkında olumsuz yönde söylenecek pek çok şey yok belki ama kentin geçmişi söz konusu olunca durum farklılık gösteriyor.

Örneğin doğanın sunduğu doğal hazinelere ne oldu? Ceviz, dut, armut ağaçları nerede?

Miniklerin kolye gibi boyunlarına taktıkları alıçlara ne oldu. Pek çok evin bahçesinden eksik olmayan üzümler nasıl yok oldu?

Başkent gençlerinin büyükleri zorda bırakacak sorularının başında gelirdi herhalde bu sorular:

Çünkü geçmişte çocukluk dönemi şimdilerdeki gibi gökdelenler arasında, daracık sokaklarda değil, çoğunlukla ağaçların dallarında, boş arazilerde yaşanırdı.

Armut gibi, dut gibi meyveler pazardan alınmaz, dalından koparılırdı. Şimdilerde ağaçları kalmadı ki, meyveleri olsun.

Kentin gelişip büyümesinde bu değişimin rolü büyük oldu. Kent büyüdükçe bazı şeyler küçüldü.

Betonlaşmayla birlikte bahçelerin yerini binalar, meyve ağaçlarının yerini peyzaj düzenlemeleri aldı. Ankara büyüdü ama çocukların sokakta oynadığı alanlar küçüldü.

Yıllar geçtikçe çocukların dünyası apartman, okul, servis ve ekran arasında sıkışıp kaldı.

Ceviz ağacı, dut ağacı, armut ağacı derken zamanla, o ağaçların etrafında oluşan mahalle kültürü de kayıplar hanesine transfer oldu. Bugün Ankara’da çok daha fazla bina, çok daha fazla araç, çok daha fazla alışveriş alanı var.

Ama çocukların üzerine çıkabileceği kaç tane meyve ağacı kaldı? İşte asıl soru bu.

Bu sorunun yanıtını yalnızca belediyelerden, şehir plancılarından ya da mimarlardan beklemek haksızlık olur.

Biliriz ki kentler yalnızca binalarla kurulmaz.

Kent demek biraz da ağaç demektir, gölge, toprak, meyve, ciğerleri ferahlatan bir koku demektir.

Gelecek kuşaklara beton bloklardan oluşan bir kent değil, meyve ağaçlarının, yeşilin hakim olduğu bir kent bırakmak gerek.

Çünkü bazı şeyler küçük görünür ama bir şehrin ruhunu taşır.

Ankara gençlere miras bırakacağı doğal zenginlikleri, ağaçları, bahçeleri kaybetti.

Bugünün büyükleri de

Çocukluk günlerini…