25 Ekim 2026 Pazar akşamı, aralarında on bin kilometre olan iki başkentte benzer görüntüler vardı. Belgrad’da gençler sokaklara dökülmüş, Aleksandar Vučić canlı yayında yenilgiyi kabul ediyordu. Aynı saatlerde Brezilya’da Yüksek Seçim Mahkemesi, Lula da Silva’nın ikinci turu kazandığını ilan ediyordu. Dokuz gün sonra, 3 Kasım’da, ABD’de seçmen Kongre’nin iki kanadını da Donald Trump’ın partisinden aldı. Üç seçim, üç farklı ülke, tek bir soru: Yıllardır geriye giden demokrasi geri mi dönüyor?
Önce sayılara bakalım. Sırbistan’da Kasım 2024'te Novi Sad tren istasyonunun saçağı çöktü ve 16 kişi öldü. Bu olayla başlayan öğrenci protestoları, yaklaşık iki yıl sonra sandıkta karşılığını buldu. Cumhuriyet Seçim Komisyonu verilerine göre “Öğrenci Listesi” oyların yüzde 52,7'sini ve 250 sandalyelik meclisin 140'ını aldı. Vučić’in listesi 104 sandalyede kaldı. Katılım yüzde 68,78 ile on yılların en yüksek düzeylerinden birine çıktı. 2012'den beri iktidarda olan Sırp İlerleme Partisi meclis çoğunluğunu ilk kez kaybetti. Üstelik bu sonuç, bağımsız gözlem kuruluşu CRTA’nın “eşit olmayan yarış” olarak tanımladığı bir ortamda geldi.
Brezilya’da tablo daha çekişmeliydi. 4 Ekim’deki ilk turda Flávio Bolsonaro yüzde 47 ile önde, Lula yüzde 45 ile ikinciydi. İkinci turda denge tersine döndü: Lula yaklaşık yüzde 51,7, Bolsonaro yüzde 48,3 aldı. Fark dört milyon oyu geçti. Hatırlayalım: Flávio’nun babası Jair Bolsonaro, 2022 seçimini kaybettikten sonraki darbe planı nedeniyle 27 yıl hapis cezası almıştı. Yani Brezilya demokrasisi, sonucu tanımakta zorlanan bir siyasi gelenekle ikinci kez yüzleşti ve kurumlar yine ayakta kaldı.
ABD’de ise dalga beklenenden büyük geldi. Seçim öncesi Temsilciler Meclisi’nde 218 Cumhuriyetçi ve 214 Demokrat vardı. NBC News’ün projeksiyonuna göre Demokratlar en az 258 sandalyeye ulaşıyor. Bu, 1993'ten bu yana görülmemiş bir rakam. Demokratlar Senato’yu da aldı. Teksas, Georgia, Nevada, Ohio ve Iowa’da valilik koltuklarını çevirdi. Dikkat çekici olan, Cumhuriyetçilerin son bir buçuk yılda kendi lehlerine yeniden çizdiği seçim bölgelerinde bile kaybetmesi.
Bu listeye Nisan ayındaki Macaristan’ı da eklemek gerek. “İlliberal devlet”in mimarı Viktor Orbán, 16 yıl sonra Péter Magyar’ın Tisza Partisi’ne yüzde 53'e karşı yüzde 39 ile yenildi. Tisza meclisin üçte iki çoğunluğunu aldı.
Peki bu, demokrasinin geri döndüğü anlamına mı geliyor? Burada temkinli olmak gerekiyor.
Göteborg Üniversitesi’ne bağlı V-Dem Enstitüsü’nün Mart 2026'da yayımladığı rapor karamsar bir tablo çiziyordu. Dünya nüfusunun yüzde 74'ü otokrasilerde yaşıyor. Liberal demokrasilerde yaşayanların oranı yalnızca yüzde 7. Dünyada 92 otokrasiye karşı 87 demokrasi var. Ortalama bir dünya vatandaşı için demokrasi düzeyi 1978'e gerilemiş durumda. Rapor ABD’yi de “otokratikleşen” 44 ülke arasında sayıyordu.
Ama aynı raporda gözden kaçmaması gereken bir tespit vardı. İfade özgürlüğü ve hukuk önünde eşitlik gibi alanlar gerilerken, demokrasinin seçimle ilgili bileşenleri “şimdilik” büyük ölçüde sağlam kalmıştı. 2026'nın seçimleri tam da bunu gösterdi. Medya baskı altında olsa, yargı yıpransa, seçim bölgeleri yeniden çizilse bile sandık hâlâ iktidar değiştirebiliyor. Yeter ki seçmen kalabalık gelsin.
Bu ülkelerin ortak noktası da burada. Hiçbirinde muhalefet tek başına güçlü görünmüyordu. Sırbistan’da siyasete yeni girmiş öğrenciler kazandı. Macaristan’da Orbán’ın eski bir yol arkadaşı kazandı. ABD’de ise hayat pahalılığı ve sağlık giderleri üzerinden kampanya yürüten bir parti kazandı. Ortak payda ideoloji değildi. Yolsuzluğa tepki, gündelik geçim derdi ve hesap sorma talebiydi. Ve hepsinde yüksek katılım belirleyiciydi.
Yine de “demokrasi geri geldi” demek için erken. Seçimi kazanmak, kurumları onarmakla aynı şey değil. Sırbistan’daki yeni çoğunluk, yıllarca tek parti etkisinde kalmış polis, istihbarat ve yargıyla çalışmak zorunda. Brezilya’da kaybeden aday sonucun iptalini istedi. Yani kutuplaşma bitmedi. ABD’de Kongre el değiştirdi ama başkanlık yetkilerinin sınırı tartışması sürüyor.
Bu yüzden 2026'yı bir “geri dönüş”ten çok bir direnç yılı olarak okumak daha doğru. Demokrasi kendiliğinden geri gelmiyor. Önce sokakta ve sandıkta, sonra da kurumlarda yeniden kazanılıyor. Belgrad’dan Brazilya’ya, Budapeşte’den Washington’a verilen mesaj açık: Seçmen, kendisine fırsat tanındığında, gücü elinde tutanlara hâlâ “hayır” diyebiliyor. Asıl sınav, bu “hayır”dan sonra ne inşa edileceği.
Bu da bize önemli bir şeyi hatırlatıyor: Otoriterleşme kaçınılmaz bir kader değil. Otoriterleşme bir son durak da değil, buradan dönüş mümkün. Üstelik bu tablo büyük devrimlerle değişmedi, aksine devamlı memnuniyetsizliğini dile getiren ve ne istediğini bilen halklarla mümkün kılındı. Örneğin Sırbistan'da kutuplaştırma politikaları ile aday gösterilen liderler sıklıkla karalandığı için iktidar partisinin karşısına güçlü ve sarsılmaz bir lider çıkarmak uzun yıllar mümkün olmadı. Ancak Sırbistan Öğrenci Komiteleri buna bir çözüm üretti: Lidersizlik stratejisi. Bunun yerine öğrenci hareketi adaylarını belirledi ve çıkardığı adayları üniversitelerden seçti. Bu anlamda iktidar tipik karşıt adayı yıpratma ve itibarsızlaştırma stratejisini uygulayamadı. Protestoların yıllarca sürdüğünü hatırlatmakta da fayda var. Örneğin Macaristan'da kimse Orban'ın seçimle gideceğine inanmıyordu. Bir günde hiçbir şey değişmedi. Aksine insanlar son ana kadar umutsuzdu ve iktidarın asla değişmeyeceğine neredeyse eminlerdi.