Ekonomi yönetiminin bilgisayar ekranlarında, düşen enflasyon grafikleri başarı olarak kutlanırken, asgari ücretlinin ve emeklinin mutfağında büyüme değil, sadece "hayatta kalma" mücadelesi büyüyor.

Ekonomi politikalarında başarı, genellikle makro verilerin ardındaki soğuk sayılarla, faiz kararlarıyla ya da aşağı doğru yönelen resmi enflasyon patikasıyla ölçülür. Ancak sokağın, çarşının ve mutfağın ekonomisinde tek bir geçerli kural vardır: Cepteki paranın market arabasını ne kadar doldurabildiği.

Gerçek bir ekonomik başarı hikayesi açıkça; Merkez Bankası'nın rezerv grafiklerinde ya da yabancı fonların raporlarında değil, asgari ücretlinin, emeklinin ve memurun ay sonunu borçlanmadan, insanca getirebildiği gün yazılacaktır.

Bugün Türkiye ekonomisi, finansal istikrarı yakalamak adına sıkı para politikalarıyla dengelenmeye çalışılırken, bu sürecin faturası ne yazık ki toplumun en kırılganı sabit gelirlilere kesiliyor. Makro dengeler kağıt üzerinde yerli yerine oturtulmaya çalışılsa da; mikro gerçekler bize sabit gelirlinin payına sadece derin bir durgunluk ve eriyen bir alım gücü düştüğünü gösteriyor. Ekonomide en çok hissedilen ve üzerinde en çok düşünülmesi gereken gerçeklik, makro ekonomik dengelenme çabalarının gölgesinde kalan hanehalkının alım gücü savaşıdır.

Manav Tezgahında Yaşanan "Hissedilen" Enflasyon

Resmi verilere göre yıllık enflasyon baz etkisinin de katkısıyla Temmuz ayında %31,75 seviyelerine kadar gerilemiş olabilir. Ancak bu düşüş fiyatların azaldığı anlamına gelmiyor; sadece artış hızının yavaşladığını söylüyor.

Üstelik Merkez Bankası’nın yıl sonu enflasyon tahminini %28’e revize etmesi, fiyatlar üzerindeki yukarı yönlü baskının kalıcı olduğunu da doğruluyor. Sabit gelirli bir aile için bu oranların pratikteki karşılığı; her ay bir önceki aya göre daha fazla kısmak, en temel protein kaynaklarına ulaşırken bile tereddüt etmek ve "hissedilen enflasyonun" resmi rakamların her zaman çok daha üzerinde seyretmesidir.

Sınırlar ve Ücretler: İki Katı Açlık

Mutfaktaki yangını anlamak için çok uzağa gitmeye gerek yok; resmi sendikal veriler ve maaş tabloları arasındaki uçurum her şeyi özetliyor. TÜRK-İŞ'in Temmuz 2026 verilerine göre, 4 kişilik bir ailenin sadece sağlıklı beslenebilmesi için yapması gereken mutfak harcaması, yani açlık sınırı 36 bin 940 TL seviyesine tırmanmış.

Buna karşılık, Temmuz ayında herhangi bir ara zam almayan milyonlarca çalışanın cebindeki asgari ücret ise 28 bin 75 TL'de sabit kalmaya devam ediyor. Çalışan nüfusun yarısından fazlasını oluşturan asgari ücretliler, bugün ailelerini doyurabilmek için gereken asgari tutarın bile neredeyse 9 bin lira gerisinde yaşıyor.

En Düşük Emekli Aylığı Aylık Gıdaya Bile Yetmiyor

Tablonun daha da dramatik olan kısmı ise emekli cephesinde yaşanıyor. Temmuz ayında yapılan %17,76'lık altı aylık enflasyon zammı ile birlikte en düşük emekli aylığı Meclis kararıyla ancak 23 bin 552 TL'ye yükseltilebildi. Yeni "zamlı" maaş, bugün 4 kişilik bir ailenin sadece gıda faturasını (açlık sınırını) karşılamaktan fersah fersah uzak. Bir emeklinin kirasını, faturasını, ilacını nasıl ödeyeceği sorusu ise makro ekonomik denge modellerinde kendine yer bulamayan acı bir muamma olarak kalıyor.

Büyüyoruz… Ama Kimin İçin?

Ekonomik büyüme rakamlarımız güçlü dursa bile, bu büyümenin meyveleri toplumun tabanına yayılmıyor. Sermayenin milli gelirden aldığı pay korunurken, emeğin, emeklinin ve ücretli kesimin aldığı payın daralması gelir adaletsizliğini bir uçuruma dönüştürüyor. Sabit gelirlinin alım gücü tamamen eridiğinde iç talep çöker; iç talep çöktüğünde ise o çok övünülen üretim çarkları da eninde sonunda durmak zorunda kalır.

Türkiye ekonomisinin önündeki en büyük ödev, sadece enflasyon canavarını kağıt üzerinde dizginlemek değil; vatandaşın kaybettiği refahı ve alım gücünü geri iade edebilmektir.

Bu yüzden yine söyleyelim; gerçek bir ekonomik başarı hikayesi; Merkez Bankası'nın rezerv grafiklerinde ya da yabancı fonların raporlarında değil, asgari ücretlinin, emeklinin ve memurun ay sonunu borçlanmadan, insanca getirebildiği gün yazılacaktır.