Yüz binlerce insanın mağdur edildiği iddia edilen bu büyük fon dolandırıcılığı olayı, yalnızca ekonomik bir suç dosyası olarak görülmemeli.

Eğer gerçekten iktidara yakın çevrelerin nüfuzlarını kullanarak, devletin bazı kurumlarındaki sorumluların bilgisi veya gözetimi altında insanları mağdur ettiği ortaya çıkarsa, bu durum yalnızca birkaç kişinin suçu değil, devlet mekanizmasının nasıl denetlendiği konusunda da ciddi sorular doğurur.

Çünkü vatandaşın devlete olan güveni, sadece yasalarla değil, devlet kurumlarının görevini zamanında ve tarafsız biçimde yapmasıyla ayakta kalır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan da olayla ilgili gereğinin yapılacağını açıkladı.

Şimdi sözün değil, sonucun ne olacağını bekleyip göreceğiz.

Ancak yaşananlar bana Türkiye'nin yakın geçmişindeki banka krizlerini de hatırlattı.

1990'ların sonunda Egebank başta olmak üzere bazı bankaların Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na devredildiği dönem, Türkiye'nin hafızasında hâlâ önemli bir yer tutuyor. Egebank'ın yeğen Yahya Demirel tarafından satın alınmasının ardından banka müfettişlerince mali bünyeye ilişkin raporlar düzenlendiği ve bankanın çeşitli konularda uyarıldığı Kamuoyuna yansımıştı.

Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in yeğeni Yahya Murat Demirel'in Egebank'ın yönetiminde bulunması da o dönemde kamuoyunda ciddi tartışmalara yol açmıştı. 1999 Aralık ayında Egebank'ın da aralarında bulunduğu beş banka TMSF'ye devredildi.

Daha sonra hazırlanan iddianamede ise Egebank'ın 1998-1999 döneminde sistemli biçimde zarara uğratıldığı ve TMSF'ye devredilene kadar büyük bir zararın oluştuğu ileri sürüldü.

Devamı için tıklayınız.